Victor Burgin, a place to read / bir okuma yeri, 2010VICTOR BURGIN

Doxa
“Herkes hak ettiği sanatı bulur”, (Xurban_Collective ile birlikte), Doxa 10, Haziran 2011, s. 22-27.  [pdf]
“bir okuma yeri”, Doxa 10, Haziran 2011, s. 28-35.
“We get the art we deserve”, (Xurban_Collective ile birlikte), Doxa 10 (İngilizce), Haziran 2011, s. 22-27.  [pdf]
“a place to read”, Doxa 10 (İngilizce), Haziran 2011, s. 28-35.

 

 

[...] Bir zamanlar alışılmışın dışında kalan ‘siyasi sanat’ın şu sıralarda yeni düzenin ta kendisi olduğuna katılıyorum, ancak bu sanat yalnızca medyanın anladığı anlamıyla ‘siyasi’. Örneğin, son 25 yıldır, sanat dünyasında ‘belgesel’e duyulan heyecan, galeri-konumlu anlatılar külliyatına sebebiyet verdi – samimi anekdotlarla bezeli ‘insan manzarası’ hikâyelerinden, insanın ve doğanın aç gözlü küresel kapitalizm tarafından perişan edilmesinin ifşasına kadar. Ancak bu hikâyelerin içeriğinde ya da analizinde, hali hazırda kitle iletişim araçlarından alışık olmadığımız hiçbir şey yok ve basmakalıp medya biçimlerinden uzaklaşan örneklerde de katedilen mesafe kaydadeğer değil. Bu gibi ‘sanat eserleri’ medyanın izleyicisiyle özdeşleştirdiği ilgi aralığına ve okuma becerisine hitap ediyorlar. Sanat dünyasında ‘belgesel’i, gösteri, dekorasyon ve skandal özellikleri taşıyan türden işler tamamlar. Burada yine medyanın söylemsel alanından çıkamayız, yalnızca başka bir sayfaya ya da kanala geçeriz. Brecht’in ‘eleştiri’ tanımı, toplumda hassas olanı dert etmeye dayanır. Benim yaşadığım ve çalıştığım Batı toplumlarında önemli olarak gördüğüm şey; dil, inanç ve değerlerin, anaakım medya içerikleri ve biçimleriyle giderek artan bir şekilde sömürgeleştirilmesi – hayal edilebilecek ya da söylenebilecek olana endüstriyel homojenlik empoze edilmesi ve oy vermenin hiçbir şeyi değiştirmediği ‘demokratik’ bir siyasi sürecin itaatkâr öznelerinin yaratılması. Sanat dünyası da bu süreçten bağımsız değil. ‘Belgesel’ yapan sanatçılar işlerinin konularıyla ilk elden değil medya üzerinden karşılaşır. Ortaya çıkan sanat eserlerindeki mevzuyu izleyici anında hatırlar ve hali hazırda medya tarafından yansıtıldığı terimlerle algılar. Bu gibi eserlerde ‘belgelenen’ görünür içerikleri değil, medyanın dünya görüşünün değişime uğramış biçimidir ve önceki kaynaklardan bilinen bulguları, biçimleri ve görüşleri geri dönüşümden geçirip durmaktan öteye gidemedikleri sürece sanat olarak konu dışı kalacaklar. Sanat dünyasındaki belgeselden bahsettiğimi vurgulamak isterim. Ben bu satırları yazarken İranlı sinemacı Cafer Panahi hapiste – anlaşıldığı kadarıyla, bunun başlıca sebebi geçen yılki şüpheli seçimlerden sonra düzenlenen toplu protesto gösterileri hakkında bir belgesel yapmış olması. Belgeselin politik değeri konjonktüreldir, bağlam içerik kadar önemlidir. Sanatın politik değeri ne içerikle ne de bağlamla ilgilidir, onun ilişkisi dil iledir. Gazetede okurken akla gelen genel bilgi ve yapılan genel çıkarımları tekrarlayan ‘sanat’a hiçbir anlam veremiyorum. [...]

[Doxa 10, Haziran 2011, s. 23-24]  [pdf]

 

[...] I agree with you that ‘political art’ – once unorthodox – is now the new orthodoxy, but it is ‘political’ only in the way the media understands the term. For example, the enthusiasm for ‘documentary’ in the art world of the past quarter-century has provided a spectrum of gallery-sited narratives – from intimately anecdotal ‘human interest’ stories to exposés of the devastation of the human and natural environment by rapacious global capitalism. But there is nothing in the content or analysis of these stories that is not already familiar from the mass media, and I have seen only insignificant departures from conventional media forms. Such ‘artworks’ solicit the same range of interests and the same reading competences that the media assumes in its audiences. Complementing ‘documentary’ work in the art world are other kinds of work offering spectacle, decoration or scandal. Here again we have not left the discursive space of the media, we have simply turned the page or changed channels. Brecht defined ‘criticism’ as that which is concerned with what is critical in society. My own sense of what is now fundamentally critical to the Western societies in which I live and work is the progressive colonisation of the terrain of languages, beliefs and values by mainstream media contents and forms – imposing an industrial uniformity upon what may be imagined and said, and engendering compliant synchronised subjects of a ‘democratic’ political process in which the vote changes nothing. The art world is no exception to this process. Artists making ‘documentaries’ usually encounter their subject matter not at first hand but from the media. The audience for the subsequent artworks will instantly recognise the issues addressed, and easily understand them in terms already established by the media. What is ‘documented’ in such works therefore is not their ostensible contents but rather the mutating world view of the media, and they remain irrelevant as art if they succeed in doing no more than recycle facts, forms and opinions already familiar from these prior sources. I would emphasise that I am talking about documentary in the art world. As I write, the Iranian film maker Jafar Panahi is in prison – primarily, it seems, because he was making a documentary about the mass protests that followed last year’s dubious elections in Iran. The political value of documentary is conjunctural, context is as important as content. The political value of art primarily bears on neither content nor context but upon language. I see no point to ‘art’ that calls upon the same general knowledge and interpretative capabilities I deploy when I read a newspaper.

[Doxa 10, June 2011, p. 23-24]  [pdf]