YURDAER ALTINTAŞ

Doxa
“Neden sergi açmasın grafik tasarımcılar?”, (Aykut Köksal ile söyleşi), Doxa 6, Temmuz 2008, s. 24-37.

Etkinlik
“Deleuze ve Sinema IV”, Rastgele Balthazar afişi
Jean Vigo’ya Saygı etkinliği afişi

Rutin
Yurdaer’e!

>  www.yurdaeraltintas.com

 

 

YURDAER ALTINTAŞ İLE SÖYLEŞİ

“Neden sergi açmasın grafik tasarımcılar?”

Aykut Köksal: Bir saptamayla başlamak istiyorum. Benim için Yurdaer Altıntaş büyük bir romantik ama aynı zamanda bir misyon adamı. İlk bakışta, sanki bunlar birbiriyle örtüşmez gibi gelse de, galiba o romantik tarafı hep misyon adamını desteklemiş…
Yurdaer Altıntaş: İkisini birbirinden koparamazsın. Benim için misyon adamı demek belki biraz…

Büyük laflar, değil mi? Tamam, peki.
Evet, biraz iri bir laf, ona istersen misyon adamı demeyelim.

Türkiye’deki grafik tasarım tarihinin önemli bir kırılma noktasında yer alman, eğitimde…
Hepsinin kökünde tutku var. Yani tabii ki romantizm tutkuyu besliyor aslında. Eğer misyon diye bir şey oluşmuşsa, tutkuyla, çabayla, çalışmayla oluşmuştur. Hiçbir zaman işte şöyle olayım, böyle olayım diye hesap kitap yapmadım. Ben zaten bunlardan kaçan bir adamım. Yapım da müsait değil böyle şeylere; hakikaten o romantik yapıyı iş dünyamdan koparamazsın, ayıramazsın; belki de bazı üretimlerimde köstek bile olmuş olabilir. Örneğin, neden çoğunlukla tiyatro afişleri yaptım da, ticari ürünler bende pek fazla yok.

Ama bu, dönemden de kaynaklanıyor. O dönemde böyle bir talep de yok.
Dönemden de kaynaklanıyor, benim rastlantılarımdan da. Böyle bir talep de yok.

Bu sadece senin değil, Mengü’nün üretiminde de aynı şekildedir. Türkiye’de grafik tasarımcıların endüstri toplumunda karşılığını bulan işlevleri yerine getirmeye başlamaları ancak 1980 sonrasında ortaya çıkar.
Tabii, tabii.

Tiyatrolar için yaptığın çalışmalar önemli. Üretiminin başlangıç noktasında duruyor, bunlar Türkiye’deki grafik tasarımın İhap Hulusi’den sonraki dönemini başlatan çalışmalar…
Değişim getiriyor. Tiyatroların katkısıyla.

Evet, o önemli. Mengü’ye gelince durum oldukça ilginç: Tiyatroların Mengü’den bir talebi yok. Mengü kendisi “yahu, bu oyunlara afiş yapsam iyi olur,” diyor.
Ama yanlış.

Evet, senin durumun farklı, sen tiyatro afişlerini talep üzerine yapıyorsun.
Öbürü yanlış çünkü, yönetmenin hangi yorumunun afişini yapıyorsun, hangi Romeo ile Jüliet’in afişini yapıyorsun. Hangi oyunun? Yani Romeo ile Jüliet 80 çeşit sahneleniyor.

Çağdaş bir icra mı? Tutucu bir icra mı?
Evet, örneğin Başar Sabuncu en son Romeo ile Jüliet’i sahneye koyduğu zaman bir aşk öyküsü olarak ele almadı, sadece iktidar mücadelesi olarak ele aldı. O nedenle aykırılığı belirtmek için öyle bir afiş yaptım zaten. İyidir, kötüdür bahsi diğer.

Tiyatro, bir metnin yeniden üretilmesidir. Başlangıçtaki metin, kitap sayfalarındaki metin, henüz tiyatro yapıtına dönüşmemiş ham bir malzemedir.
Yorumu olmadan afişi olmaz, yapılamaz.

Ancak kitabının kapağı olur.
Ama o dönemde ilginç olan şu var. Düşünebiliyor musun Türk sineması 200 civarında film yapıyor ve böyle bir misyon yüklenmiyor. Bu misyonu tiyatrolar yükleniyor; mesela Haldun Dormen son derece saygılı, son derece beyefendi, ne zaman taslak götürsem müthiş saygıyla yaklaşan, “hepsi çok güzel Yurdaerciğim, ben ayrım yapamam, hangisini istiyorsan yap,” diyen bir adamdır. Ötekiler zaten; onlar için afiş olmuş, olmamış, ne farkeder. Rahmetli Kâmran Yüce olmasaydı, Kenterler’in de zaten böyle bir şey yapacağı yoktu. İki yapraklık rol dağıtımı veriliyordu tiyatrolarda, Kâmran dergi haline dönüştürdü her şeyi. Benden sonra birkaç defa Bülent Erkmen afişler yaptı. Sonrasında, gittiler grafik tasarımla ilgisi olmayan birine afiş yaptırdılar, yani aklın alabiliyor mu? Üstelik de ben son dönemlerde tiyatrolar zaten para kazanamıyorlar diye para da talep etmiyordum. Yani sırf işte o kadar geçmişimiz var diye afişler yapıyordum. Ama tiyatroların bu katkısını ben çok önemsiyorum. Yani grafik tasarım diye genel almayalım ama, belki en azından afiş tasarımının dünyaya bir anlamda tasarımcılar kanalıyla yayılması, bienallere işler gitmesi, dünya müzelerinde, arşivlerinde yer alması hep tiyatrolar sayesinde, o işlerin üretilmesi sayesinde oldu. Sinema yine bildiğini okudu. Gene o bildiğimiz Amerika’dan yansıyan İtalyan tarzı afişleri, kötünün kötüsünü yaparak götürdüler işi. İşte birkaç tane Selçuk Önal’ın vardır yanılmıyorsam eli ayağı düzgün olarak, galiba bir-iki tane de Mengü’nün var. Onlar da Mengü’nün kaç yıl sonra yaptığı şeylerdir artık.

Peki bu ilk tiyatro afişlerini yaptığın yıllarda profesyonel olarak ne yapıyordun?
Afişleri yapıyordum profesyonel olarak.

O tiyatro afişleri seni yaşatabiliyor muydu?
Tabii ki hayır. Ama o ayrı bir tutku tarafıydı işin. Belki duymuşsundur bir yerde; işte mesela Şakir Eczacıbaşı, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Nuri İyem’e prospektüs kapakları yaptırtıyor, Ara Güler’e reklam fotoğrafları çektirtiyor, diye. Ne Ara Güler’in işi ne Nuri hocanın işi bunlar. 60’lı yıllardan bahsediyoruz. İşte Nuri hoca nihayet havlu attı, ki paraya ihtiyacı olmasına rağmen. “Ya Yurdaer var, yeni bir genç. Artık bana yaptırma bu işleri,” dedi. Böylelikle Nuri hoca sayesinde ben Şakir beyi tanımış oldum. Mesela bir broşür kapağı için 30-40 tane taslak yapıp götürüyordum Şakir beye. Düşünebiliyor musun bugünkü yaklaşımla o zamankini. Çünkü zaten işim de yok yani. İşte oradan üç beş kuruş para geliyordu.

Mengü’yle de birlikte çalıştığınız bir dönem var, değil mi?
Çok kısa bir dönem. Askerden geldikten sonra Reklam Moran’a girdim. İşte orada anlaşmamızdan biraz daha düşük paralar ödemeye başladılar. Mengü ihtiyacım var dedi, ben de gider arkadaşımla çalışırım dedim, ama altı ay falan sürdü o iş. Zaten Mengü Karaköy’deki Gayret Han’dan ayrılıp Fransız Geçidi’ne gittiği zaman Mengü’nün bıraktığı yeri ben tuttum. Bir odada işte Nuri İyem çalışıyordu, bir odada Berç Çalıkman’la Antuan Gargar vardı. Onlar da Akademi’den; biri minyatürden, biri iç mimariden mezun çocuklardı.

Yeni yeni ortaya çıkmakta olan reklam sektörüyle ilişkin olmadı mı o dönemde?
Reklam Moran deneyiminden sonra…

Ne kadar sürdü bu Reklam Moran deneyimi?
O da altı ay falan sürdü. Çok kısa aslında… Mengü’yle de altı ay. Hepsi bu. Sonra ben Gayret Han’dan çıkmak zorunda kaldım. Sedef Reklam’ın yeri Tünel’deydi. Bana bir oda verdiler. Orada onlar için basın ilanları yapıyordum, arada bir afiş yaptırıyorlardı, bankalarla ilişkili işler. Onun dışında da ben olabildiğince uzak kaldım. Tek başıma özgür olmak istedim. Çünkü o dönem tabii ben hep tasarım değil sanat yapıyoruz diye çalışıyordum.

Tasarım nosyonu yok. O yıllarda tasarım nosyonundan söz etmenin imkânı yoktu.
Zaten onun için benim öğrencilik yıllarından beri kafamda olan; işte ressamlar sergi açıyorlar, niye afiş sergileri yapılmıyor, diye kendi kendime isyanımın sonucu gidip 64’te afiş sergisi açtım. Afiş sergisi de değil hatta o, sonra anladım ki ben Türkiye’deki ilk tasarım sergisini açmışım; broşür var, pul var, amblem var, antetli kağıt var, pankartlar var. Tabii ilüstrasyonlar ve de afişler var. Hemen hemen her şeyi, tüm tasarımın belirli dallarını kapsayan bir sergiydi aslında o.

Hep başlangıçlarda, kırılma noktalarında ortaya çıkıyorsun. Türkiye’de kurumsal kimlik kavramı henüz yokken, ilk kez sen bir şirkette, Eczacıbaşı’nda kurumsal kimlik danışmanı olarak çalışmaya başladın. Herhalde ilktir Türkiye’de sanıyorum…
Sanıyorum Paul Mc Millen bu açıdan kanına girdi galiba ya da bilgilendirdi; Şakir bey çok önemsedi bu kurum kimliği konusunu ve yanılmıyorsam Necati’yle anlaşma yaptılar. Fakat Necati vefat etti. Onun üstüne telefon açtı bana; bana adam bul, dedi. Birkaç kişiye söyledim, kimse gidip çalışmak istemiyor, öyle aylıkla bir şirkete bağlanmak istemiyor. Zaten büyük paralar falan verildiği de yok. Sonunda dedi ki: “Madem adam bulamıyorsun, bu kadar yıllık dostluğumuz var kalkıp gelirsin arkadaş, bu işi sen üstlenirsin.” “Ya Şakir ben hocalık yapıyorum, bir yandan bu iş için vakit ayıramam,” dedim. “Ya canım haftada iki gün gel,” dedi.

Hangi yıl?
80 sonları falan. 90 öncesi, 85 sonrası, tam hatırlamıyorum şimdi. Sonra ben de düşündüm taşındım…

O tarihe kadar Eczacıbaşı’na tasarım üretmiş miydin?
Tabii canım, parça başı iş yapıyordum.

Dışardan çalışıyordun?
Tabii, tabii. Mesela; Tıpta Yenilikler dergisini çıkarıyordu, onun içindeki ilanları, ilüstrasyonları yapıyordum, pankartlar, broşürler yapıyordum. Aylıkla bir bağlantım yoktu. Yani o sıralarda, belki de daha 80 yılları, 85 sonrasından önce de olabilir, okulda full-time’a geçmemiştim galiba.

80’li yılların başları olabilir.
Olabilir. Sonra başladık. Tam yılını çıkaramıyorum. İşte onların çizimlerini hazırladım, yardımcı bir eleman aldık, metinlerini yazdım, hazırladım. Sonra Şakir bey ayrılınca şirketten, ben de onunla beraber ayrıldım. Yani orada beni kim anlayacak, ne yapacak? Kalabilirdim de aslında ama biraz tuhafıma gitti. O sırada işte bu titr meselesi, profesörlük sözkonusu oldu. Çok da yakıştıramadım kendime, yani devletin öyle bir titrini taşıyan bir adamın orada haftada iki gün gidip de çalışması. Ürün kimliğine de başlamıştım, kurum kimliğini bitirmiştim. İşte ambalajlar nasıl olacak, ne olacak?

Üretiminden söz etmek istiyorum ama, onu daha sonraya bırakalım. Şimdi konuyu eğitime getirdin. Senin yüklendiğin misyonlar arasında eğitim en başta gelenlerden biri. Belki ilk başta çok hedeflenmiş bir alan değil eğitimcilik senin için. Hayat, koşullar, rastlantılar, talepler seni eğitimciliğe sürüklemiş. Ama bunun bir adım ötesine baktığımızda, özellikle Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nün başında olduğun döneme, ve onun gerisine baktığımızda oldukça örnek bir yapılanma modelinin senin öncülüğünde hayata geçtiğini görüyoruz. 1970’lerde Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitimin en zayıf olduğu bölümlerden biri Grafik Tasarım Bölümü iken günümüzde son derece nitelikli eğitim veren bir bölüme dönüşüyor, hem de sadece Türkiye bağlamında değil. Ve nitekim bölümün mezunları Türkiye’de en fazla talep edilen tasarımcılar oluyor, en başarılı grafik tasarımcılar bu bölümden çıkıyor. Kadrosuyla, öğrencisiyle ister istemez dikkati çeken bir bölüm. Buraya nasıl gelindi? Bu model nasıl ortaya çıktı? Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki bu dönüşüm nasıl kendini gösterdi? Şu hikâyeyi bir anlatır mısın? Herhalde UESYO’ya (Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu) kadar gitmek gerekiyor.
Tabii bunun daha öncesi var. Bilmiyorum sen onu biliyor musun? Yani 1964’te sergi açtığım zaman bütün Tatbiki benim sergime geldi. Namık Bayık serginin son günü, kapanmak üzereyken geldi mesela. İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu tesadüfen Anheger’e uğramıştı. Geldi baktı, bütün öğrencilerini gönderdi. Devrim Erbil’ler falan o zaman asistanıydı. Onlar geldi sergime. Ama bu arada Tatbikililer bana asistanlık önerisinde bulundular. Ben de düşüneyim, dedim.

Ki o dönemde Tatbiki’nin Grafik Tasarım Bölümü gerçekten de iyi bir tasarım okuluydu.
Alman hocalar vardı.

Bauhaus modeli üzerine kurulmuş bir okul.
Nuri hocaya danıştım. “Vallahi iyi edersin,” dedi Nuri hoca. Ben de kabul ettiğimi onlara bildirdim. Aradan aylar geçti, Nuri hoca dedi ki: “Yahu bunlar ayak oyunu yaparlar oğlum. Sen git bak bakayım ne oluyor orada.” “E peki gideyim, bakayım,” dedim. Gittim baktım: “Asistanlık sınavı açacağız,” dediler. “O zaman size haber vereceğiz.” Ama ne büyük şans, yani düşün ben şimdi oraya girseydim belki de asistanlıkta köhnemiş, birtakım üretimleri yapmamış bir adam olacaktım. Sonra Tatbiki’nin bir sergisinde Emin hocayla karşılaştım.

Emin Barın’la.
Emin Barın’la. “Yahu, ne kadar iyi yapmışsınız Metin Edremit’i almışsınız asistan olarak,” dedim. Çünkü Metin hakikaten aydın bir çocuktu. Gocunduğumu zannetti Emin hoca. “E dedi, Namık bey sana teklif etmiş, sen kabul etmemişsin.” “Böyle bir şey yok, yani Namık bey bana teklif etti de, ben reddettim diye bir şey yok,” dedim. “Ne diyorsun sen yahu, bize öyle dedi,” dedi. Sonra sanıyorum 1976’larda birkaç kere UESYO’dan – Gevher bey müdürdü o zamanlar – işte gel hocalık yap diye çağırdılar. Ben hep reddettim. Serbest çalışıyorum, bir şeyler yapıyorum. Fakat sonunda o hale geldi ki, artık şımarıklık haline geldi diye düşünmeye başladım, ayıp dedim, gideyim bari. Böylelikle ben orada eğitime başladım. Ama şimdi tabii ki Namık Bayık döneminin eğitimini, kepazeliğini bilen bir adam olarak orada bir şeyler yapmak lazım. Ben yavaş yavaş, Bülent’in de gelmiş olmasıyla…

Orada Bülent devreye giriyor.
Belki bir-iki ay fark vardır aramızda, sanıyorum benden birkaç ay sonra geldi ve büyük bir şans oldu okul için ve de benim için tabii. Biz birbirimize destek olarak, birbirimize omuz vererek bu işi götürmeye başladık.

İkiniz de tesadüfen birarada bulunmuşsunuz. Yoksa birbirinizi oraya…
Hayır, hayır. Önder Küçükerman bizi önermiş, ama aslında bunlar bizi istemiyorlar tabii. Bizleri sivri adamlar olarak görüyorlar. Şimdi Grafik Tasarım dergisinin bir sayısında Mimar Sinan Üniversitesi’nin geçmişiyle ilişkili Ayşegül’le de röportaj var. Ona katkı diye bir şey yazıyorum. Bir tek sözcük yok UESYO’yla ilişkili o röportajda. Hiç bahsetmiyor Ayşegül.

Bahsedildi de oraya mı aktarılmadı?
Hayır hiç bahsedilmiyor, şimdi ben ona yazı göndereceğim. Bu sana anlattıklarımı o yazıda da anlatacağım. Şimdi bir kere Akademi’ye bağlı bir okul UESYO. Akademi’nin geçmişinden bahsederken UESYO’dan bahsetmemek olmaz. Çünkü Akademi’nin okulu sonuçta. Eğer Mimar Sinan’da bugünkü eğitim doğru bir eğitimse…

Akademi’nin okulu diyorsun ama devletleştirildikten sonra Akademi’ye bağlı hale geldi. Sen hocalık yaptığında devletleştirilmişti. Beşiktaş’taki Mimarlık Yüksek Okulu gibi. Aynı dönemde devletleştirildiler, 70’lerde.
Bugünkü eğitimin belirleyicisidir UESYO’daki eğitim.

Kesinlikle. Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki Grafik Tasarım Bölümü’nün bugünkü modelini anlamak için UESYO’ya dönüp bakmak gerekir. Kadro açısından da bakmak gerekir, model açısından da…
Namık bey emekli olduktan sonra başkaları, Süleyman Saim’ler, İlhami Turan’lar bölüm başkanı olduğu halde, UESYO’daki eğitim tarzını oraya taşıdık biz. Yani ben bölüm başkanı olmadan önce başladık. Şimdi mesela biz ne yaptık UESYO’da? Bir kere dedik ki, sadece hoca öğrenciyi sahiplenmesin, ne oluyor yani ceketi gibi. Bir adam geliyor dört yıl Namık Bayık’ta okuyor. Belki anlaşamıyor adam, belki dediğini anlamıyor. Bir kere dedik ki öğrenci hoca seçer. Nasıl seçer? İki dönem aynı hocada okumamak koşuluyla seçer. Her hocadan farklı şey öğrenme şansı verdik öğrenciye, ve de lafını anlamadığı adamla da eğitim yapmamasını sağlamış olduk böylelikle. Bu sistem olduğu gibi Mimar Sinan’a aktarıldı.

Hocalar kimlerdi? Asıl önemli olan o.
Şimdi başka bir şey daha var. Mesela başka bir bölüm başkanı “benim zamanımda perşembe söyleşileri oluyordu,” diyor. Doğru, oluyordu onun zamanında, ama kimin önerisiyle oluyordu? Gene benim önerimle oluyordu. Çünkü neden; biz o işi UESYO’da başlatmıştık. Biz orada Eczacıbaşı’nın pazarlama müdürünü çağırıyorduk. Geliyordu, ilaç pazarlamasını anlatıyordu; nasıl hareket ediyorlar? nedir hedefler? neler yapılır? Bülent Tanla’yı çağırıyordum. O geliyordu, anlatıyordu. Her hafta dışarıdan insanlar çağırarak söyleşiler yapılıyordu, bilgiler aktarılıyordu. Bu da olduğu gibi oraya taşındı. Hiç unutmuyorum; bir kavgam var benim Namık Bayık’la. Gevher Bozkurt ve Emin Barın da vardı. Ben tutturdum birinci sınıfa grafik tasarım dersi koyacağım. “Vay efendim nasıl yaparsın da, daha desen öğrenmemiş adam nasıl grafik tasarım dersi yapar da, daha renk bilmiyor.” Yahu göbeğim çatladı, saatler süren bir münakaşa… En sonunda Emin Barın hoca dayanamadı: “Yahu, bu kadar ısrar ediyor bu çocuk, bırakın yapsın, bir bildiği var herhalde. İstemiyorsanız, baktınız olmuyor kaldırırsınız, niye bu  çocuğun bu kadar üstüne gidiyorsunuz?” dedi. Böylelikle hepsi sesini soluğunu kesti. Ve ben birinci sınıflara grafik tasarım dersi koydum. Grafik tasarım dersini koyma amacım da şuydu: Mesela ben gideyim ilüstrasyon anlatayım, Bülent girsin amblem logo anlatsın yahut basın ilanı anlatsın, Mesut girsin sergileme meselelerini anlatsın. Dolayısıyla öğrenci birinci sınıfta önce nelerle karşılaşacak, teker teker bir kere öğrensin temelini, küçük küçük taslaklar verilsin. İkincisi, hoca seçecek öğrenci. E, nasıl seçecek bu çocuk hocaları? Hocaları tanısın. Bir de bunu yerleştirdik. Nitekim buna benzer şeyleri gene Akademi’de de yaptık. Akademi’de Bülent Erkmen’e ders verdirmiyor Namık bey. Hiç unutmuyorum bir gün “yahu artık yetti,” dedim.

Şimdi oraya gelmeden önce UESYO’nun Akademi’ye katılma sürecine bakalım. YÖK’le birlikte hem UESYO, hem de MYO yeni kurulan üniversitenin içine katılıyor…
İhtilal oldu, yüksek okullar lavedildi.

Ve o zaman siz de geldiniz Fındıklı’daki kürsünün hocaları oldunuz. Kaç kişi geldiniz?
Şimdi o sırada daha da ilginç bir şey var. UESYO’da ben 79’da müdürdüm. İhtilal oldu, Akademi Senatosu, “öğretim görevlilerinden müdür olmaz, titri olması lazım,” dedi. Çünkü ihtilal oldu, rahatladılar. Ve hemen benim yerime Safa Erkün’ü koydular.

Çok ilginç.
Safa Erkün de herhalde benim çok üzüleceğimi zannetti. Halbuki ben birkaç defa istifa ettim, kabul etmediler o arada.

Bu arada bilmeyenlere de söyleyelim, Safa Erkün hukukçu.
Ama profesör. Hatta ben hep onu söylüyorum; çok şükür okulu bana değil ona kapattırdılar. İşte biz sonradan Akademi’ye geldik ama Namık Bayık efendi bana yan disiplin verdi. Proje dersi verdirmiyor.

Kaç kişi tam zamanlıydınız UESYO’da? Sen tam zamanlıydın, Bülent tam zamanlıydı.
Geriye kalan herkes part-time.

O zaman, UESYO’dan Akademi’nin Grafik Bölümü’ne gelenler Bülent’le sen oldun.
Evet. Emre asistandı o sırada mesela. Emre zaten bıraktı asistanlığı.

O bırakmıştı zaten. Sektöre girdi, reklamcılığa girdi. Ve ikiniz UESYO’dan gelip dahil oldunuz. Peki ne yapıyordunuz kürsüde?
Ne yapıyorduk, bir kere Bülent’e yasak vardı, Bülent’e ders verdirmedi. Bana da, işte yok grafik anlatım vs. böyle birtakım dersler verdirmeye başladı. Her sene de neredeyse o dersten alıp başka derse veriyordu beni, yani nerde, hangi derste başarılı olursam olayım beni oradan alıp başka derse veriyordu. Mesela ya birinci ya ikinci sınıflara projeler yaptırdım, çok hoş işler çıktı. Onlarla sergi açtım. Çocuklar da iştahlandılar, sergi açalım hocam diye. Yani ben onlara önce bir objeyi, işte o obje kaç kılığa girer, bir alan içinde nasıl yerleştirilir, buna yazı nasıl eklenir, nasıl afiş haline dönüşür, falan anlatıyordum. Namık hastaydı o sıralarda. Bir gün okula geldi, Osman Hamdi Salonu’nda, işlere baktı, “ne bunlar?” dedi. “E, bunlar işte ikinci sınıfın işleri, çocuklar istedi, işte böyle bir sergi açtık, seni de bulamadım, müsaade eder misin etmez misin soramadım da sana,” dedim. “Yahu, diplomada böyle işler yok, bu nasıl oluyor böyle?” dedi. Tak, Yurdaer efendi başka derse.

O sırada tabii yine eski sistem sürüyor, bütün öğrenciler Namık beyle birlikte proje yapıyor.
Mesut da, Abdullah da, Namık Bayık da proje yapıyorlar. Sonunda ben dedim ki: “Bir ders programı hazırlayayım sana. Ben öğretim görevlisiyim. Bu ders programını bir incele, bir bak, beğenmezsen uygulamayız. Nasıl olsa bölüm başkanı sensin.” “Yok kardeşim,” dedi, “gayet iyi böyle, iyi gidiyor.” Adam bölüm başkanı. Yine bir ders yılı başında, Abdullah’ı gördüm: “Sen temel eğitime giriyorsun,” dedi bana, “hoca seni oraya verdi.” Orada benim tepem döndü. İndim, o köprü var ya, Osman Hamdi Salonu’nun üstündeki, orada başladım ben “Fransızca dersi vereceğim,” diye, yüksek sesle. Sadi Diren, dekan, çıktı, “ne oluyor yahu?” dedi. O sırada Gündüz Gökçe çıktı, “ne oluyor?” dedi. “Fransızca dersi vereceğim yahu,” dedim. “E, sen Fransızca biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. “Nasıl vereceksin?” dedi. “Ben temel eğitim de bilmiyorum ki,” dedim. “Nasıl vereceksem temel eğitim dersini, Fransızcayı da veririm, ben temel eğitim hocası değilim ki, adam mı kandıracağım ben burada,” dedim. “Gel içeri” dedi, ona anlattım meseleyi. “Böyle şey olur mu yahu, bir kere fakülte kurulundan geçmesi gerekir hocaların,” dedi. “Bak bu, Bülent’e de ders verdirmiyor,” dedim. Bülent’i çağırdılar, Bülent’le konuşma yaptılar. Sonra Namık’ı çağırmışlar. Namık efendi de bir sinirlenmiş bunlara. Fakülte kurulundan geçer de geçmez de, kavgalar gürültüler. Gitmiş istifayı basmış. Yani müsebbibi benim.

Ve Namık Bayık’ın istifasıyla birlikte bir dönem…
Namık’ın istifasından sonra hangisi önce geldi hatırlamıyorum şimdi; galiba Süleyman Saim bölüm başkanı oldu, sonra İlhami galiba, ya da tam tersi olabilir. Bir kere daha geldi Saim falan. Ama o sırada biz aynı UESYO’da uyguladığımız şeyleri uygulamaya başladık Akademi’de. Gene öğrenci hoca seçmeye başladı. Yeni dersler koyduk.

Evet, bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Grafik Tasarım Bölümü’nde ders veren dört proje hocasının üçü UESYO mezunu.
Evet, o dönemin çocukları yani.

Burada tasarım eğitiminin Türkiye’de bugün geldiği noktaya ilişkin bir saptama yapmak ve altını çizmek gerek. Mimarlık, grafik tasarım, endüstriyel tasarım, tekstil, seramik gibi tasarım disiplinlerinin eğitiminde temel bir ortak payda vardır. Bunlar hep belirli bir soruya, belirli bir programa yanıt ararlar, bu özellikleriyle de sanat disiplinlerinden ayrılırlar. Bu alanlar arasında eski Akademi’nin nitelikli eğitim verdiği bir alan vardı, o da mimarlık. Şimdi Mimarlık Bölümü’ne baktığımız zaman karşımıza çıkan durum şuydu; 1968’e kadar profesörlük, doçentlik gibi akademik unvanlar yoktu. Ayrıca proje hocalığına gelmek otomatik bir hiyerarşik süreç değildi. 1968 sonrasında, yani öğretmenler akademik unvan kazandıktan sonra bile, yıllar boyu okulda profesör olan bir öğretim üyesi, istemesine rağmen hiç mimari proje dersi vermemiş olabilirdi ama okula yeni girmiş gepegenç bir asistana birkaç yıl sonra proje dersi verildiği olurdu. Kısacası bu bir liyakat konusuydu. Ve en önemlisi o dönemin proje hocaları aynı zamanda Türkiye’nin önde gelen, üretim yapan mimarlarıydı. Ne yazık ki bu model YÖK’ten sonra çözüldü. Çünkü birincisi öğretim üyelerinin pratik yapma imkânı ellerinden alındı. İkincisi Akademi üniversiteleşirken bütün üniversiteler de ortak bir model üzerine oturdu. Burada her şey unvanlar, titrler üzerinden belirlenir oldu. Mimarlık Bölümü de bugünkü noktasına geldi. Ama ilginç olanı şu; bizim Grafik Tasarım Bölümü eskiden böyle bir modele sahip olmadığı halde senin de içinde bulunduğun ve önayak olduğun bu dönüşüm süreci içinde o modeli, Mimarlık Bölümü’nün eskiden uyguladığı modeli uygulamaya başladı. Bugün Grafik Tasarım Bölümü’nde dört tane proje hocası var, bu dört proje hocası da öğretim görevlisi. Yani bunların hiçbiri akademik unvana sahip değiller. Hatta, bu dört proje hocasından bir tanesi yarı zamanlı, tam zamanlı bile değil. Ve en önemlisi bu proje hocalarının tamamı Türkiye’nin önde gelen tasarımcıları: Bülent Erkmen, Haluk Tuncay, Uğurcan Ataoğlu, Emre Senan. Aynı zamanda bölümde, Sadık Karamustafa gibi yine Türkiye’nin önde gelen grafik tasarımcıları arasında yer alan, tam zamanlı ya da yarı zamanlı öğretim elemanları var. Çok özgün bir model. Şu anda Türkiye’de başka hiçbir okulda uygulandığını sanmadığım bir model. Bu özgün modelin hayata geçmesi kolay olmamalı çünkü içerden bünyesel dirençlerle karşılaşıldığını tahmin etmek zor değil. Bunun hayata geçmesi, kendini sürdürmesi nasıl oldu? Tabii tam da bu nedenle aslında bu çok kırılgan bir durum. Buna bağlı olan eğitim kalitesi de sanki pamuk ipliğine bağlı. Çünkü bu yapı çözüldüğü anda o kalite…
Başaşağı gider tabii.

Yani bu yapılırken bir direnç gördü mü? Adım adım bu yere gelindi elbette.
Tabii, ama şimdi şu var. Bu çok önemli, bu titr meselesi nedeniyle bu, sanıyorum bütün üniversitelerde olan bir şey. Asistanlar hocanın dümen suyunda gitmek zorundalar. Halbuki bu titrler olmadan önce, yani hocalara yardımcı olan kişiler sadece saygılarından ötürü hocalarına karşı saygılı davranırlardı, eğitime de o yansıyordu. Mesleğe sevgi ve saygı. Şimdi dikkat edersen bugün bizim Grafik Tasarım Bölümü’ndeki öğretim görevlilerinin nasıl olsa bir titrleri yok. Yani oradaki asistanlar için bunlar belirleyici olamayacaklar ya da olmayacaklar. Belki de jürilerinde bile olmayacaklar. Onun için hocalarımıza ayrı bir sevgi ve saygı içinde götürülüyor mesele. Bu çok önemli. Akademi’de bazı şeyleri kırmak son derece zor. Örneğin, Sami Şekeroğlu zamanında, Grafik Bölümü ayrı sınav yapsın diye tutturdum. Fakat hiçbir bölüm bana destek çıkmadı. Onun üstüne en sonunda, kabul ettire ettire, plastik sanatlar ayrı yapsın, tasarım bölümleri ayrı yapsın diye hiç değilse ikiye ayırabildim. Nihayet o bir kabul gördü. Sonradan sen de o işin içine girdin. Rahmi’ye “yahu bir bölüm kuralım, allah rızası için, isteyen gitsin heykelden de ders alsın resimden de ders alsın, istiyorsa iç mimariden de ders alsın ama son bir yılını, iki yılını belki ben sadece grafik tasarımı yapacağım, sadece heykel yapacağım desin,” dedim. Artık çağ buraya geldi, komple atlet olmak gerekiyor bugün, artık tek başına bir şey yapmak yeterli değil. Mümkün değil zaten.

Ama aslında ne yapılırsa yapılsın, Grafik Bölümü’nün eğitim kalitesini büyük oranda borçlu olduğu bu model üniversitenin yapılanmasıyla tanımlanmış formel bir model olmadığı için, bölümün kendi dinamikleriyle oluşmuş ve aslında çok da kırılgan bir model olduğu için her an ortadan kalkabilir. Yani Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Grafik Bölümü’ndeki eğitim bundan beş yıl sonra…
Ben söyledim onu biliyorsun. Bir tek Sadık bana karşı çıktı, optimist ile pesimist, ikimiz böyle karşılıklı Sadık’la. Tabii ben beş yıl ömür biçerken, oradaki asistanlara bakıyorum. Oradan emekli olacak hocalara bakıyorum ve bugünkü okutulan derslere de bakıyorum. Çok derinlemesine bir araştırma yapmadım. Yanlış birtakım şeylere değinmiş olabilirim ama programa baktığım zaman o kadar yüklüydü ki, o kadar her şey bulunsun tarzında bir program yapılmıştı ki. Bu çok büyük bir yük öğrenci üzerinde. Öğrencinin bir şeye konsantre olabilmesini belki bir anlamda engelleyici bir etken olabilir. Şimdi sanıyorum Amerika’da veya Batı’daki okullarda tabii ki bu dersler okutuluyor. Ama nasıl okutuluyor, çoğunda temelde verilen bir eğitim var. Ondan sonra lisansüstü ya da iki sene daha master yapılıyor. Ve de bunlar branşlaştırılmış, ayrılmış; bizde seçmeli diye konan birtakım dersler ders olarak konmuş. İlle de bu dört senede her şeyi vereceğim, her şeyle ilgilensin öğrenci; bu ne derece doğru, kuşkuluyum. Bu senin o söylediğin, daha önceki yapıyla bu yapı arasında başka türlü bir problem getirecek bence. Hele hele bazı hocalar oradan emekli olup da başka birtakım insanlar oraya gelmeye başladığı zaman… Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, özel üniversitelerde grafik tasarım bölümleri var. Peki hocalarına bir bakalım lütfen. Yani her üniversitede belki bir-iki tane çok değerli tasarımcı var; benim ders verdirmek istemediğim, hatta okuldan ayrılmasına neden olduğum bazı insanlar proje hocalığı yapıyor özel üniversitelerde. Demek ki dışarıdan eleman bulmak da problem olacak. O zaman bu kadar çok dersin hocasını nasıl bulacaksın? Nasıl çözülecek bu iş? Yani çok zor. Artık askeriyedeki gibi, sırasını bekleyen, sicili de iyi ise, hepsi ya doçent olacak, ya profesör olacak, iş buna döndü. Bunlar nasıl ders verecek?

Bölüm kendini bu sisteme teslim ederse, tabii ki eğitim niteliğini sürdürmesine imkân yok. Ancak bugünkü gibi dışardan beslenmeyi sürdürmesiyle ve gerçekten iyi tasarımcı hocalara projelerde rol verilmesiyle ve asıl temel ölçütün de bu olmasıyla bu nitelik sürdürülebilir.
Kesinkes üreten olması şartıyla, başka türlü olmaz.

Bir dili konuşmayan kişi o dili öğretebilir mi?
Tabii canım, tabii. Hayır, farkında değiller. Akademisyenlik başka bir şey. Öğretim görevlilerine YÖK işte hor bakıyor, ama onlar hep hukuk fakültesi gibi zannediyorlar bizim buraları. Çok yanlış…

Şimdi benim konuyu eğitime getirmemin nedeni, başta da söylediğim gibi senin Türkiye’deki grafik tasarımda edindiğin önemli misyon. Seninle söyleşiye başlamadan önce yeniden baktım, 1995’te Arredamento Dekorasyon’da seninle ilgili çok güzel bir profil var. Şimdi o profilde dile getirdiğin, son bir-iki ay içinde de yeniden gündeme getirmek istediğin bienal projen var. Orada da, bir noktada daha başlatıcı, ön açıcı olmak istiyorsun. Bu projeyi biraz açar mısın? Proje nasıl hayata geçebilir? Projenin hayata geçmesi için arkasında nasıl bir yapılanmanın olması lazım? Girişimlerin oldu mu? O girişimlerden ne sonuçlar çıktı?
Şimdi bir kere bütün bunlar benim kafamı tırmalayan konular. Ta gençliğimden beri. Biraz önce değindim, neden sergi açmasın grafik tasarımcılar. Onlardan biri bienal, biri de müze fikriydi. O nedenle 1995’te 60’ıncı yaşımı bahane ederek bir küçük bienal provası gibi bir şey yapmak istedim. Aksanat’ta açtığım sergi aslında küçük bir bienal provasıdır.

95’te açtın.
95’te açtım, 60’ıncı yaş nedeniyle.

Şimdi orada çağırdın değil mi, onu bir hatırlatalım.
Evet, tek başıma oturdum, Ali Gevgilli’nin tercümeleri, mektupları… eksik olmasın.

Uluslararası çağrı.
Evet, her ülkeden ikişer, üçer kişi seçerek, hepsine mektup yazdık.

Bienal küratörlüğü yapmışsın.
Ve hepsinden çok hoş cevaplar geldi. İşte, “bu müthiş bir fikir, ben de doğum günümde böyle bir şey yapmak istiyorum.” Mesela bir İspanyol, “ben sizi zaten işlerinizden biliyorum. Çok sevindim böyle bir şey yapmanıza,” gibi cevapladı. Benim için büyük bir mutluluktu, her gün hediye alan çocuk gibiydim. Her gün bir paket geliyor, açıyorum içinden müthiş afişler çıkıyor. Bunun başka bir nedeni de; biliyorsun GMK başkanlığım sırasında iki kere de Varşova’ya ve Çek Cumhuriyeti’ne ve Venedik Bienali’ne olmak üzere bienallere seyahatler de tertipledim. Bizden, tasarımcılardan çok fazla katılımcı olmadı. Çok fazla katılım olmayınca, ben ayağınıza getireceğim o zaman dedim. Bir niyet de o. Bir niyet de benim kendi kendimle hesaplaşmam; ne üretiyorum, ne yapıyorum. Çünkü ben hep meslek adına da bir şey üretilmesi gerektiğine inanan bir insanım. Ve sadece salt köşesine çekilip para için bu işi yapan insanlara da hâlâ kızıyorum. Bana bu çok doğru da gelmiyor yani. Onlar şimdi daha paralılar, ben daha parasızım ama hiç önemi yok. O amaç ile tertiplediğim bir sergi, ki işte fotoğrafları çekildi, broşürler tasarlandı, baskıları takip edildi, sergi düzenlendi. Bütün basında çıkanların hepsini topladım kestim, herkese, bütün çağırdığım kişilere, Avrupa’ya, Avustralya’ya şuraya, buraya broşürlerle, basında çıkan yazılarla beraber gönderdim. Güven duysunlar diye, çünkü arkadan bienal yapacağım.

Çok güzel.
İşte o zaman Gürol Sözen danışmanlık yapıyordu Aksanat’ta. Ve nitekim kendilerine de bu teklifi götürdüm. O zaman Hayri Çulhacı vardı. Hayri bey çok sıcak baktı, birkaç toplantı yaptık. Fakat Türkiye’de biliyorsun işler kişilerle. Hayri bey görevden ayrıldı, iş de kaldı. Ama tabii benim hep kafamda. En sonunda Emre İran’a gitti, hatta Sadık “sen git,” dedi.

En sonunda diyorsun, ama arada on yıllık, on iki yıllık bir dönem var. Hemen ertesi gün değil.
Ben de yoruldum, bir de herkesin işi gücü var değil mi. Kim yardım edecek, kim ne yapacak? Tut ki bienal; ben o zaman 50 afişçiyi mi çağırdım, 60 kişiyi mi çağırdım unuttum, neyse.

Emre İran’a gitti diyordun.
Tahran Bienali var. Sadık bana, “jüri üyesi olarak git,” dedi. Ben de, “bir kadın eli tutamayacağım, bir kadeh içki içemeyeceğim, ben gitmem arkadaş,” dedim. “Emre gitsin,” dedim ve Emre gitti. Benim ne işim var İran’da? İran’a gitmek isterim tabii, zengin kültürü olan bir ülke. Oradan döndüğünde “biz neden böyle bir şey yapmıyoruz abi?” dedi. Birtakım bağlantılar kuruldu, ben sadece bir-iki isim verdim. Birincisinde küratör olarak dışarıdan bir eleman getirelim dedik, örnek olarak da René Block nasıl etkin olduysa İstanbul Bienali’nde, dışarıya da bir güven verir diye düşündük. İkinci yılında da seni önerdik, Aykut küratörlüğünü yapsın dedik aramızda. Bu şekilde konuştuk. Sonra da dışardan çağırır mıyız, çağırmaz mıyız, yoksa Aykut’u mu öne alırız gibi bir yığın şey konuştuk. Sonra ben kalktım dedim ki: “Arkamıza bir güç alalım. Ben Şakir’le bir konuşayım. Bunu İstanbul Kültür Vakfı’nın etkinliği içine alalım.” Yani öbür türlü ben bunu Mimar Sinan’la götürmeye kalkışsam, yaşamaz. Üç gün sonra zaten kimse uğraşmaz etmez. Çocuklara sordum önce, arkadaşlara da. Onlar da onayladılar. Gittim Şakir beyle konuştum, Şakir bey de bana karşı güveni nedeniyle “parayı buluyorsanız olur. Ama her şeyi siz yapacaksınız değil mi?” dedi. “Evet, biz yapacağız” dedim. Şimdi de sponsor arıyoruz. Tabii ki sponsor ararken de uyduruk kişiler olsun istemiyorum. Ama şimdi korkuyorum. Burada büyük bir tehlike var. Şimdi herkesin işi gücü var, biz nasıl bunun altından kalkacağız? Bir ekip meselesi bu, ekip nerede barınacak?

Ama bunu ancak Vakıf çözebilir kendi bünyesinde.
Kendi bünyesinde çözemez. Deneyim olarak bize katkıları olabilir.

Kadrosuyla da katkısı olabilir.
Kadrosu ancak kendisine yeter. O kadrodan fazla bir şey çıkmaz.

80’li yıllarda GMK’nın sergileri günlük gazetelerde bile tam sayfa haber olurdu. Bu kadar günceldi. Ne yazık ki kendini sürdüremedi. Aslında niye sürdüremediğini de bilmiyorum. Kurumsallaşamadığı için, GMK’nın kendini kurumsallaştıracak imkânlara sahip olmaması nedeniyle olsa gerek. Sizin büyük bir özveriyle oluşturduğunuz yapı daha sonra süremedi. 1980’lerde o GMK sergilerinin bize gösterdiği şeylerden biri de durumu görmekti. Kimler çıkıyor, hangi işler üretiliyor, Türkiye’deki grafik tasarım nerede?
Ama orada çok önemli bir şey daha var. Mesela, ödül vermeye Nejat Eczacıbaşı’nı çağırıyorduk. Nejat bey gelip ödül veriyordu. Mustafa Taviloğlu, Demirtaş Ceyhun geliyordu. Bunların bazıları aynı zamanda jüri üyesi oluyorlardı.

Ben de jüri üyesi olduğumu hatırlıyorum.
Hinoğlu hinlik var burada. Suça iştirak ettirme.

Katılımı sağlamak için.
İkincisi, mesele sadece tasarımcı olmayan insanların bilgilendirilmesi ya da tasarımcıların işlerini göstermeleri değil, aynı zamanda da birbirlerinin işlerini görmeleri. Çünkü bizim işimiz çıkıyor ve tükeniyor.

Geçici.
Geçici. Çoğu kişi ne yapıyor, ne ediyor bilmiyorum. Ama burada temelde yatan, ki bu bienal meselesinin hep beni çeken, memnun eden tarafı, biz bir ekiptik. Ve birbirini seven, birbirine saygı duyan bir ekiptik. Bu ekip olmadığı takdirde, görüyorsunuz birtakım derneklerde insanlar birbirlerinin gözünü oyuyorlar, başkanlık kavgaları yapıyorlar, daha başkan olur olmaz kartvizitler bastırıyorlar. Biz bunları aşmış, geçmiş bir ekiptik. Şimdi aynı ekip neredeyse bu bienal meselesine de girecek ama bu bir kadro istiyor.

O ekip bugün bir beyin olabilir ama arkada muhakkak profesyonel bir kadro olması zorunlu. Vakıf o bütün diğer bienallerden, festivallerden elde ettiği 25 yılı geçen o müthiş bilgi birikimiyle bu konuya da…
Daha fazla, 25 yıl sadece sinemanın. 30-35 yıl.

Çok daha fazla. O altyapısıyla da düşünürsek bence çok doğru olur.
Orada da gene şahıslar meselesi var. Şakir bey olduğu sürece benim nazım geçecek. Sonra ne olacak yani, gelen kişilerle nasıl götüreceğiz, nasıl gidecek, gidecek mi, gitmeyecek mi, ama sağlam bir sponsorla oturtulursa o zaman korku kalmaz.

Senin çalışmalarından hiç söz etmedik. Sen boş durmuyorsundur, bir şeyler yapıyorsundur muhakkak. Senin işlerin iki kanalda yürür hep, bilmeyenler de bilsin. Bir yandan tasarım çalışmaların sürerken, ki bunu da yeri gelmişken bir kere daha söyleyeyim, dünyadaki tasarımcılar arasında deneyimle gençleşen çok az tasarımcı vardır. Benim tanıdıklarımın başında sen geliyorsun. İşlerine baktığımda, son dönemde ürettiğin işlerine baktığımda işlerinin giderek şaşkınlık verici düzeyde gençleştiğini görüyorum. Bir yandan bu kanal yürüyor, bu kanal kendini sürdürüyor. Keşke daha çok talep gelse de senin çok sayıda afişini görebilsek. Öte yandan senin hep tasarımın ötesinde duran ama onunla da araçsal akrabalıklar taşıyan, kimi kez resimlemeden ilüstrasyona doğru gidip gelen, tasarımla da alışverişini eksik etmeyen ama sergilerde de kendisini birer resim nesnesi gibi sunmaktan geri durmayan bir üretimin vardır. Bu da sürüyor değil mi?
Sürüyor, sürüyor. Resimleme hâlâ sürüyor. Ta Karagözlerden, işte bizim folklorik hikâyelerimizden yola çıkıyorum. Hiçbir tasarımcı bakmamış, eğilmemiş, el sürmemiş, ne oluyor ne bitiyor merak etmemiş. Ben onları da bir sipariş üzerine yapmadım, ben onları kendi evimde, nasıl oluyor, neler oluyor diye keyif alarak yapmaya başladım. Sonunda bir talep oldu da günışığına çıktı. Şimdi buna benzer çalışmalar yapıyorum. Birtakım kişiler onlara baktığı zaman resim diyor ama ben resimleme diyorum.

Onun için ben resimlemeyi özellikle kullandım.
Bir tek o son Yapı Kredi’deki sergiden önce Garanti Galeri’de açtığım sergi; o resimleme miydi, resim miydi, böyle iki arada bir derede gidip gelen…

Belki de özelliği o idi. Hatta akrilikti, pentür değildi onlar. Yani malzeme seçiminde bile o gerilimi, o gidip gelmeleri taşıyan işlerdi.
Bu, şuradan çıktı; mesela 1988 ya da 1989’da “Yurdaer’in Melekleri” başlıklı bir sergi açmıştım. Şimdi o da şu; etrafa baktığım kadarıyla, şimdi tasarımcı yetiştiriyoruz fakat herkes gidiyor reklam ajanslarında vida sıkar hale geliyor. Grafik tasarımı sadece reklam sektörüne hizmet etmek demek değil. Grafik tasarımının bir de böyle bir boyutu olduğunu vurgulamak için açtığım bir sergidir mesela o Melekler. Yani orada da bir konu var. İşte insanların cinselliğe bakışı nedir? Eleştirel bir tarafı da var. İnsanlar o gözle bakmadı o yaptığım işlere ama yani bu da bir tasarım. Neden insanlar sadece reklam tarzındaki işlere yöneliyorlar, neden diğer vakitlerini bu tarz işler yaparak değerlendirmiyorlar? Asıl kendi kimliklerini koyabilecekleri işler yapmıyorlar? Bunun bir dürtüsü sonucunda yaptığım bir sergidir aslında o. Sonra devam etti.

Şimdi yeni bir sergi var mı tezgâhta?
Hiçbir zaman ben sergi açmak için çalışmadım.

Herhalde.
O Garanti Galeri’deki sergiyi de açmazdım ben aslında. Çünkü o bütün yaptığım şeylere aykırı bir işti. İşte Metin Deniz geldi gördü, aynı Melekler’de olduğu gibi. “Ne yapıyorsun?” “İşte bunları yapıyorum.” “Deli misin sen, peki bunlar ne olacak?” “Ne olacak işte, yapıyorum bunları, orada duruyorlar,” dedim. “Yok, gel sergi açalım” deyince… Melekler sergisi de öyle çıktı mesela. Onun Galeri MD diye bir sergi salonu vardı, orada açtık. Sonra bu Garanti Galeri’deki şeyleri gördü. Gel sergi açalım. Sonra gitmiş, günler almış falan. Yahu Metin istemiyorum, açmak istemiyorum ben bunlarla sergi falan… Mecburen o sergiyi de açtık. Şimdi başka resimlemeler yapıyorum. Sana iki tane örnek getirdim ama cep telefonu ile çekilmiş, iki-üç tane sırf bilgin olsun diye, soracağını biliyorum. Renklere falan bakma, bunlar günışığına çıkmadı hiç daha, hâlâ sürüyor. Surname-i Hümayun.

Müthiş bir kanal açmışsınız. Bunları neden başta çıkarmadın?
Yani şurdan çıktı bu da. Bu minyatürler yapılmış, edilmiştir. Bu da resimlemedir. Ben de tasarımcı olduğuma göre, ben bu resimlemeleri başka türlü ele alırsam ne olur. Ama çok farklı bir şekilde ele alınabilirdi, çok daha soyutlamalara gidilebilir, mizah katılabilirdi. Çok tehlikeli tabii mizah katmak. Hiçbir zaman bir yarış değil. Şimdi bunları yapıyorum. 15 tane kadar oldu.

Aslında bu tabii oldukça ilginç. İzin verirsen bunların üzerine bir-iki şey söylemek isterim. Son derece anlamlı buldum. Senin çalışmaların birbirinden ayrı gibi gözükse de birbiriyle ilişki içinde, sürekli birbirini besleyerek, birbirini doğurarak gelişir. Karagöz çalışmalarına baktığımız zaman, tam da senin iki ilgi alanının birleşimini görüyorum. Bir yandan tiyatroyla uğraşan, tiyatro afişleri yapan, tiyatroyla içli dışlı Yurdaer Altıntaş, bir yandan da geleneksel tiyatronun tam da resimlemede bir tür ilüstratif anlatımla kendini ifade eden Karagöz’üyle. Bunu kendi çağdaş dilinle buluşturma, ki arkasındaki bütün başarı da oradan kaynaklanıyor.
Son yaptığım yorumlamaları da biliyorsun Karagöz üstüne, onlar yayımlandı sağda solda.

Benim üzerinde çok durduğum konulardan biri, grafik tasarım ürününün zorunlu bağlamsal ilişkisi. Belki bir grafik tasarım ürününü resimden, sanat ürününden ayıran temel nokta, onun zorunlu olarak bir bağlamının olmasıdır. Bu ürün kimi kez bir kitabın parçasıdır, kitap tasarımının bir parçasıdır, üzerinde yer aldığı mecranın, medyanın bir parçasıdır vs., hiçbir zaman bir resim gibi çerçevesi konulmuş duvara asılacak bir nesne değildir. Grafik tasarım ürününün bu özelliğini biz geleneksel dünyanın resimlemelerinde de görürüz. Bir minyatür de çerçevelenip duvara asılsın diye yapılmaz. O da aynen bir kitabın parçası olarak ortaya çıkar. Bir grafik tasarımcının ilüstrasyonu, resimlemesi, işlevini, anlamını içinde yer aldığı bağlamdan alır, kitaptan alır. Onunla birlikte anlamlanır ve o anlamı iletme işlevi üstlenir. Bu yüzden de bir grafik tasarımcının, hele resimleme yönü ağır basan bir grafik tasarımcının minyatür geleneğine eğilmesi çok anlamlı benim için. Sen konuşacaktın. Yeri gelmişken bunlar önüme gelince ben bu anlamlandırmaları yapmak istedim. Peki bunlar kendisini hangi ortamda ortaya koyar? Kitap mı olur, sergi mi olur?
Aslında adet olarak çok değil. Çünkü ben hem ağır çalışıyorum hem…

Girdiğin yol da yavaş çıkan bir yol.
Bir de bunları 60 x 80 cm tuval üstünde akrilik çalışıyorum.

Orada bir nakkaştan ayrılıyorsun tabii.
Minyatür, tabii ki kitapta; ama artık çağ bilmem nereye gelmiş, artık duvarlara bilmem neler asılır hale gelmiş, artık afişler de evlerin duvarlarında asılabilir hale gelmişken, bunlar da o kategoriye rahatlıkla girebilir.

Ben sadece niye bir grafik tasarımcı buna ilgi gösterir, onu anlatmak istedim.
Bir nedeni belki şu; dikkat edersen ressam grafiker diye bir şey vardı eskiden. Mesut’ların dönemi mesela. Onun çok ucundan bir kişiyim belki ben.

Bir yandan da oradan sıyrılışın başlangıcındasın, ama orayla da ilişkini korumuş oluyorsun.
Bir bulaşma var, ama asıl resmi çok sevmem etken oluyor. Bir de üretmeden duramam ki, üretmem lazım. İşte en son buna eğildim. Daha birtakım şeyler var, çalışıyorum, üretiyorum, ama yalnız yaşamanın getirdiği zorluklar; yatağını toplayacaksın, yemeğini yapacaksın, köpeğe mama vereceksin gibi de zaman kayıpları var. Bunlar beni çileden çıkarıyor. Ama ne yapayım, yani onun da çaresi yok.

Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum.
Rica ederim, ben teşekkür ederim, sağolun.

Söyleşi: Aykut Köksal
İstanbul, Mart 2008

[Doxa 6,Temmuz 2008, s. 24-37]