Dünyanın yuvarlak olduğundan emin olmak istiyoruz

Norgunk Yayınları 50. kitabını yayımladı…
‘Dünyanın yuvarlak olduğundan emin olmak istiyoruz’

Söyleşi: Elif Bereketli

 

Tekil bir yayınevi olarak, farklı okuma alanları açmak için kurulmuştu Norgunk Yayınları 2002’de. Bugün ise kurucular Alpagut ve Ayşe Orhun Gültekin 50. kitaplarını basmanın haklı gururunu yaşıyor. Yaptıkları pek alışkın olduğumuz türden bir yayıncılık değil çünkü: Kaliteli baskı anlayışı, çizgisi olan bir seçki, titiz editörlük… Alpagut Gültekin’le Norgunk Yayınları ve yayıncılık üzerine konuştuk.

50. kitabınızı (Jean Echenoz’un Jérôme Lindon adlı anlatısı) bir Fransız yayınevine, Minuit Yayınları’na ithaf ettiniz. Paris’te otel odasında bu yayıneviyle ilgili bir belgesel izledikten sonra yayıncılık yapmaya karar verdiğinizden söz ediyorsunuz kitabın girişinde. Hikayesi nedir bunun?
Paris bir yanıyla da küçük kitabevleri, bağımsız yayınevleri şehri. Her an her yerde bir kitapçı vitriniyle karşılaşmak mümkün. İşleyiş basit ama etkili: Önde kitap satış yeri arkada yayınevi bürosu. Sonuç: Tarzı olan, tekil, bağımsız bir yayıncılık. Bizim buralarda pek görülmeyen bir model. Minuit belgeseli bütün bunların üstüne geldi, bir tür ışıma anı gibi.

Nesi bu kadar etkileyiciydi Minuit’nin sizin için?
Minuit, II. Dünya Savaşı sırasında Fransız yazar Vercors ve arkadaşları tarafından direnişe katkı vermek amacıyla yeraltında kurulmuş. Jérôme Lindon, savaş sonrasında stajyer olarak katılıyor yayınevine. Kimi kırılma noktaları geçilirken yayınevini sürdürmek görevi onun üstüne kalıyor bir şekilde. Edebiyattan felsefeye, sosyolojiden dilbilime, tiyatroya, çok özenli, çok bilinçli seçimler yapıyor Lindon. Minuit’nin kataloğuna baktığımızda ustaca kurulmuş bir kompozisyon görüyoruz. Müziği olan bir yayınevi Minuit. Özetle şu söylenebilir Lindon için: Yeni Roman’ın yayıncısı, dahası Beckett’in yayıncısı.

Peki, yayıncılığa başlama kararını nasıl aldınız?
Karar verdik ve başladık. Beğeniyle izlediğimiz bir yayınevi olan Pan Yayıncılık’a danıştık bir tek; sorularımızı dostça, cömertçe yanıtladılar, içtenlikli uyarılarda bulundular. Bir anlamda onların hayır dileklerini alarak başlamış olduk. Tabii kurallar gereği birkaç dağıtımcı elinde hırpalandık önceleri, ama çok değil, bereket Pandora hemen buldu bizi, dağıtım konusunda yardımcı oldular, halen de oluyorlar.

Öncü, seçkin, evrensel… Birçok sıfat atfediliyor yayınevinize. Sizce Norgunk nasıl bir yayınevi?
Yayımladığımız kitaplar, dergiler ortada, onların söylediğini ayrıca sözcüklere dökmek bize kalmamalı. Bir Tuhaf Yalvaç adlı kitabımız edebiyattaki tercihimizi, tavrımızı çok net ortaya koyar. Okurlarımızın çoğu aynı zamanda Vüs’at O. Bener’in de okurudur. Norgunk Vüs’at Bey’siz, Süleyman Kargı’sız düşünülemez. Vercors’un bir piyesini 70’lerin başında kardeşi Erhan Bener ile birlikte çevirmiş olması da kaderin tuhaf bir cilvesi. Diğer taraftan, Deleuze-Guattari kitaplığını Türkçe’ye taşıma girişimimiz çok bilinçli bir seçimdir. Sarkis külliyatı boşuna değildir, Sarkis’le buluşmamız boşuna değildir.

Adınız Oğuz Atay’dan geliyor. ‘Norgunk’ ‘Korkuyu Beklerken’de evden çıkamama hastalığı…
Denir ki, çok eski bir vazgeçiş dilinden gelen aristokrat bir sözcüktür Norgunk. Bir zamanlar bir anlamı varmış, şimdilerde kimse hatırlamıyor.

Nasıl hayallerle yola çıkmıştınız yayınevini kurarken?
Öyle çok belirli hedefler koyarak yola çıkmış değiliz. Bir tür “Boşluğa Atlayış” bizimkisi. İlk kitaplarımızdan birinin Yves Klein’ın Chelsea Otel Manifestosu olduğu unutulmasın. Olsa olsa kimi arzulardan söz edilebilir belki. Örneğin, günün birinde Etika’yı basmak bir arzudur bizim için, hedef değil. “Tüysüz Dağ” adında ‘ses, tını, tırmanış’ alt başlığı taşıyan bir müzik dergisi çıkarmak da öyle. Bu fikirler bizimle kaldıkları müddetçe bir ölçüde gerçekleşmiş de sayılırlar. Sanılanın aksine, idealist olmadığımızı söyleyeceğim.

Tekil bir yayınevi olarak, farklı okuma alanları açmak için kuruldunuz. Fakat zamanla diğer yayınevlerinin de memnuniyetle basabileceği Enis Batur, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi isimlere yöneldiniz. Ana akıma yaklaşma yönünde bir endişeniz var mı?
Gözlerinden zekâ ve yaratıcılık fışkıran bir reklamcı şunu sormuştu bir gün: Sarkis’i yayımlıyorsunuz, iyi güzel, ama yanında Dağlarca’yı niye yayımlıyorsunuz, hiç anlamıyorum? Cevabımız şöyle olmuştu: “Yaşayan en büyük şair olduğuna inandığımız için.” Bu ikiye yarılma, bu boynu tutulmuşluk ne yazık ki her zaman oldu Türkiye’de. Önyargıları zinde tutmanın bir yolu olsa gerek bu. Enis Batur’a gelince: O, en başından beri var; Norgunk’u biraz kazıyın, altından Yazı dergisi çıkar, Gergedan çıkar, İblise Göre İncil’in tek nüshası çıkar. Şiir ana akımın dışına itilmiş durumda epeydir. Fanusun içindeki bir avuç şaşkın olarak bakılıyor şairlere. O yüzden ana akım dediğiniz şeyi doğru tanımlamak gerekiyor: Ana akım televizyondur bugün, kanaat önderleri olarak orda burda ahkâm kesen değnekçilerdir. Yozlaştırma politikalarının mekaniği onlar üzerinden işliyor. Her sahada varlar, her konuda uzmanlar. Vasat onlar sayesinde, onların eliyle her alanda iktidar oldu.

Şiirden senaryoya, felsefeden sanat ve edebiyata çok farklı alanlarda yayın yapıyorsunuz. Derginiz Doxa bunun güzel bir örneği.
Mekan sorunsalını her yanıyla kurcalamaya çalışan eleştirel bir dergi Doxa. Farklı farklı alanlara açılmaktan çekinmeyen bir tavrı geliştirmeye özen gösteriyoruz orada. Yerel-evrensel ayrımına takılıp kalmadan, yereli evrenselin bir parçası, evrenseli de yeryüzü yerelliklerinin doğal bütünü kabul edip bakış açımızı olabildiğince geniş tutmaya çalışıyoruz. Bu çoklu yanıyla ilgi görse de, yine bu özelliğinden dolayı mesafeyle yaklaşanlar da oluyor Doxa’ya. Her sektör kendi uğraş alanının sınırları içinde düşünmeye alışmış ne yazık ki. Doxa’da Melih Cevdet şiiriyle karşılaşınca dudak bükenler çıkabiliyor örneğin. Öte yandan, gördüğü ilgi ve destekten cesaret bularak 9. sayıdan itibaren ayrı bir edisyon olarak İngilizce de yayımlanacak Doxa. Niye böyle bir işe kalkıştığımızın yanıtı şu: Dünyanın yuvarlak olduğundan emin olmak istiyoruz.
Saydığınız alanlar iç içedir aslında, birbirlerini ağırlar, sözlerini birbirlerinin içinden söyleyebilirler. Deleuze’ün felsefe yapma biçimi bunun en yetkin örneğidir: Hume’dan girip farkına varmadan Bob Dylan’dan çıkarsınız.

Senaryo yayımcılığı da yapıyorsunuz; bu, kıyasla daha bakir bir alan. Maddi getirisi de az olsa gerek. Nedir sizi buna iten?
Kim ne derse desin sinema son yıllarda Türkiye’de gelişen bir sektör. Her gün yeni bir yönetmen adı duyuyoruz. Bu, sevindirici bir atak. Tabii bunda teknik olanaklara daha kolay ulaşabilmenin payı büyük. Öte yandan, hepimiz biliyoruz ki, Nuri Bilge Ceylan’ın kişisel sinema serüveni pek çok genç yönetmen için yol açıcı oldu Türkiye’de. Cesaret bulaşıcı bir duygu. Sinema kitaplarımız şu ana kadar NBC filmlerinin senaryolarıyla sınırlı kaldı. Godard, Straub’lar, Cassavetes gibi yönetmenler etrafında kurulacak kimi özgün kitaplar var aklımızda. Sinema üzerine düşünmenin, boyutlu okumalar kurmanın temelleri yeniden atılacaksa bu yine yayınlar yoluyla olacak elbette.

Kitap okuma oranının % 4,5 olduğu Türkiye’de 1987-2006 aralığında sisteme kaydedilmiş, çeşitli vasıflarda yayın yapan yaklaşık 13.000 yayıncı yılda yaklaşık 20 milyon adet kitap basıyor. Öte yandan, yılda 100’ün üstünde yayım yapan yayınevi sayısı 19. Korsan kitapların pazar payı ise yaklaşık 200 trilyon. Sektörün durumu size neler hissettiriyor?
Masasının üstünde tomar tomar çekler duran bir dağıtımcı şöyle söylemişti bir gün: “Kitap bilgi işidir.” Güzel ve özlü söz. Kim ne diyebilir ki? Bizde ara kurumların içi nereye baksanız boş. Bütün tıkanıklık buradan geliyor. Meselenin esasını kavramaya bir türlü yanaşmıyorlar. Kitap eleştirisi de böyle değil mi? Tanıtım yazılarını kesip biçerek üstünkörü kaleme alınmış metinler çoğu. Basılan kitap sayısı artıyor belki ama, kitapların rafta kalma süreleri de günden güne azalıyor. Bir çeşit doldur-boşalt yaşanıyor sektörde. Korsan kitaplar sorunu ayrı bir mesele, açıkça göz yumuluyor. Üstelik, mağdur olanlar dışında herkes kanıksamış görünüyor durumu.

Hâlâ neredeyse iki kişi yürütüyorsunuz yayınevini. Belli bir baskı ve seçki kalitesine sahipsiniz üstelik. Zorlanıyor olmalısınız, değil mi?
Baskı ve seçki kalitesini korumak için iki kişi ideal bir kalabalıktır.

2002’den bu yana 50 kitap… Hızınızı nasıl buluyorsunuz? Hedeflediğiniz gibi mi?
50 kitap + 8 dergi. Bizce hiç fena değil. Redaksiyondan tasarıma, kâğıt seçiminden baskı takip aşamasına kadar her şeyi bizzat yaptığımız hesaba katılırsa, bu toplamın anlamı daha iyi anlaşılır. Biraz titizlikten, biraz da çalışma koşullarımızın gereği, basılan her nüshaya mutlaka elimiz değiyor. Kitaplarımız daha çok satılsaydı daha fazla sayıda kitap yayımlayabilirdik herhalde. İşin maddi dengesi çok belirleyici. Neyse ki evde çalışıyoruz, imkanlarımıza ayarlı bir yayın ritmimiz var. Bu da bize yetiyor.

Görünürdeki projeleriniz neler?
Vüs’at O. Bener’in bütün kitaplarını yayımlamak.

Peki; ilgiden, yorumlardan ve özellikle satışlarınızdan memnun musunuz? Kâr amaçlı bir kurum olduğunuzu söylerseniz şaşırırız…
Yakınlık gösteren, bizi ilgiyle izleyen belirli bir okur kitlemiz var. Zaman içinde bir kısmıyla dostluklar kurduk, kimi kitaplara katkı yapanlar oldu aralarından. Aslında, onlarla birlikte götürüyoruz yayınevini. Norgunk sürüyor şimdilik.

[Cumhuriyet Kitap Eki, 3 Aralık 2009]