Ulysses yeni çevirisiyle okurunu çağırıyor!

Söyleşi: Gözde Akgüngör Pamuk

 

Evde ya da kitapçı dükkanındaki rafında son derece davetkar duran ama bir o kadar da meydan okuyan, bulmaca gibi, kallavi bir kitap: Ulysses. Herkesin bildiği ama kimsenin oku(ya)madığı gerçek bir klasik. Ve Joyce’un edebiyat tarihine damgasını vuran eseri yeni çevirisiyle Türkçe’de. İrlandalı yazar James Joyce imzalı, edebiyat tarihinin kült romanı Ulysses bu kez Armağan Ekici çevirisiyle yeniden Türkçe’de.
Romanın ses ve dil oyunlarıyla dolu olması çevirmen için ne kadar zorluysa aynı nedenden okuyucu için de zorlu aslında. Tıpkı Oğuz Atay’ın eşsiz romanı için “Tutunamayanlar’ı Bitiremeyenler” cemaatinin oluşması gibi, Joyce’un romanı için de bir “Ulysses’e Başlayamayanlar” cemaatinden söz edilebilir. Şimdi ise okur, bu yeni çeviriyle yeniden Ulysses yolculuğuna çıkmaya hazırlanıyor. Eseri 4 yılda titizlikle çeviren Armağan Ekici, bu vesileyle cnnturk.com’un sorularını yanıtladı.

Bir çevirmen çevirisi olan bir eseri neden yeniden çevirir?
Bunun zaman içinde dilin değişmesi, farklı çevirmenlerin çeviri anlayışlarının ve yaklaşımlarının farklı olması, kaynak metin ile ilgili yeni bulguların çeviri işlemine yeni ışıklar düşürmesi gibi çok çeşitli nedenleri olabilir.
Ben Ulysses’i yeniden çevirmeye neden kalkıştığımı anlatayım: Kitabı ilk olarak Erkmen’in çevirisinden okumuştum. Sonra yıllara yayılan bir süreçte İngilizcesini tekrar tekrar okudum, bu takıntı en sonunda Naxos’un 22 CD’lik tam metin audiobook’unu baştan sona dinlemeye kadar gitti. Audiobook’un sonu geldiğinde, pek çok cümleyi kafamda “bunu Türkçe nasıl derdim?” diye tartmaya başladığımı farkettim. Açıp Erkmen’in çevirisine bakınca çok farklı çözümlere ulaştığımı gördüm. O zaman ilk kıvılcım çaktı. Kitabın, bir de benim zihnimdeki yansımasını oluşturmak ve sunmak istedim.
Tabii bu tek başına yeterli bir mazeret değil, yeni bir çevirinin, önceki çevirilerin katkısının üzerine bir ekleme yapması, anlamları, metnin ritmini, rengini daha iyi ya da başka türlü aktarabilmesi de gerekiyor. İkinci bir çevirinin Türkçeye gerçekten de bir katkıda bulunacağına, bu kitabın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağına ikna olmam, ancak çeviri üzerine biraz ilerleyince oldu.  

Edebi eserde ya da çevirisinde kullanılan dil eskir mi?
Evet, zaman içinde hem edebi eserin, hem çevirinin dili eskiyor. En azından gündelik konuşma, deyimler, cümle ritmleri değişiyor. Bu nedenle, klasik metinler neredeyse 50-60 yılda bir tekrar İngilizceye çevriliyor. Bu durum, çeviri mesleğinin hem şansı, hem şanssızlığı. Bu sayede Don Quixote gibi bir kitap tekrar tekrar çevrilebiliyor, her kuşak özgün metinden ne anladığını tekrar paylaşabiliyor; öte yandan, aynı nedenle, klasik bir metnin çevirisinin ömrü özgün metinden çok daha kısa oluyor.
Erkmen’in Ulysses çevirisinin “eskimiş” olduğunu söyleyemeyiz, 1996′dan 2012′ye dil değiştiyse de henüz 50′erin, 60′ların Türkçesinden bile çok uzak değiliz. Ama daha önce Kaya Genç’e de söylediğim gibi özellikle argo kullanımlarında Erkmen ile aramızdaki kuşak farkı göze çarpıyor.Nevzat Erkmen çeviriyi gördü mü ya da konuştunuz mu?
Nevzat Erkmen çeviriyi görmedi, hiç haberleşmedik. Bağımsızlığı sağlamak için çeviriyi Erkmen metnine bakmadan tamamladım; ancak metin bitip, kontroller ve editöryel süreç iyice ilerledikten sonra iki çeviriyi karşılaştırmalı olarak okuyarak kontrol ettim. Nasreddin Hoca’nın “bana damdan düşmüş birini getirin” fıkrasını bilirsin, Erkmen’le damdan düşmüş iki adam olarak bu konuda birbirimizin halinden çok iyi anlayacağımızı tahmin ediyorum.

Böylesine kült bir kitabı çevirme kararı hiç gözünü korkutmadı mı?
Korkutmaz olur mu! Zaten kitabı bitirebileceğime bile ancak çalışmanın ikinci yılında, (Joyce’un İngilizce yazı dilinin tarih boyunca geçirdiği evrimin parodisi olarak yazdığı) Güneşin Sığırları bölümü bitince ikna oldum.

Çeviri süreci nasıl tamamlandı, 4 yıl sürebileceğini tahmin etmiş miydin?
İlk başta 4 yıldan daha az olacak gibi gelmişti, ama tüm süre boyunca aynı verimlilikte çalışamadım. Kaba çeviri üç yıldan biraz daha uzun sürdü, her bölümü birkaç kere elden geçirdim, bunlar bitince Türkçe metni kulaklıktan İngilizce kaydı dinlerken okuyarak kontrol ettim (Joyce’ta konuşma ritmlerinin, ses oyunlarının çok önemli olduğunu düşünüyorum). Bu işlemlerden sonra kitabın editörü Gülden Hatipoğlu metni didik didik okudu. Joyce’un sembolizmleri, İrlanda tarihi ve kültürüyle ilgili pek çok inceliği Gülden yakaladı. Redaksiyon aşamasında Mehmet Nemutlu,  Alpagut Gültekin ve Ayşe Orhun Gültekin kitabı noktasına virgülüne kadar kontrol ettiler, gözden kaçan pek çok hatayı avladılar. İlk niyet ettiğimiz plana göre epey geciktik, hedef tarihi birkaç kez ileriye attık ama mümkün olduğunca temiz iş olması için epey uğraştık.

96′da ilk çeviri, Enis Batur’un başında bulunduğu Yapı Kredi Yayınları’nca yapılmıştı. Enis Batur’la bir hukukun olduğunu da biliyoruz, bu çeviriyi nasıl karşıladı?
Şaşırdı ilk başta tabii ama çok sıcak karşıladı. Enis Batur’un kaderinde bu kitabın Türkçedeki serüveninde önemli bir rol oynamak yazılıymış. Nevzat Erkmen çevirisinin (daha doğrusu, genel olarak Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar serisinin) varlık nedeni, Enis Batur’un Türkçe’de yayımlanmış klasik yapıtlar dağarcığındaki büyük gedikleri kapatmak için çabalamasıydı. Benim de, 100 sayfa kadar ilerledikten sonra çeviriyi gösterip fikrini aldığım ilk kişi Enis Batur oldu. Süreç boyunca da ona sık sık danıştık.

Okur olarak merak ediyorum, aynı ifade biçimini ilk çeviride “kansız düzenbaz”, senin çevirinde ise “cizvit cücüğü” olarak okumamız bize neyin farklı olduğunu gösterir?
Bu tür farklılıklar, çeviri stratejilerindeki, Joyce’un ortaya attığı sorunlara getirilen çözüm önerilerindeki yaklaşım farklarını gösteriyor.
Joyce’un metinlerinde düz anlamın yanısıra kelime ve ses oyunlarına, kelimelerin sembolik değerlerine ve yan anlamlarına da dikkat etmek gerekiyor. Kitabın ilk sayfalarında çizilen Buck Mulligan portresi şöyle: Mulligan neşeli, gümrah bir karakter, hitabet sanatına çok hakim, (Joyce’un kendi gençlik haliyle büyük paralellikler taşıyan) Stephen Dedalus’u sinir ederken bir yandan da sürekli aliterasyonlu, aynı harfle başlayan kelimeleri kullanan söz sanatları yapıyor.
Mulligan Stephen’a önce “fearful jesuit”, sonra “jejune jesuit” diyor. Erkmen bunları çevirirken “kansız düzenbaz”, “yavan kakavan” tercihlerini yapmış. Mulligan’ın aliterasyon merakını kafiyelerle karşılamış olduğunu tahmin ediyorum. Bunu yaparken düz anlamdan uzaklaşmış.
Burada Mulligan, Stephen’ın cizvit okulunda okumuş olduğunu yüzüne vuruyor. Stephen’ın cizvitlik geçmişi önemli. Karakterler arasındaki dinamikleri daha iyi görmek için, olayı Türkiye’nin büyük bir Anadolu şehrine aktarabilir, Mulligan’ı maddi durumu iyi, başarılı bir tıp öğrencisi, Stephen’ı şehrin İmam Hatip’inden ayrılıp Paris’e üniversite okumaya gitmiş, ama yarım bırakarak geri dönmüş, şimdi edebiyat dünyasında yolunu arayan ve parasızlık çeken bir genç, Oxford’lı Haines’i ise İstanbul’dan onları ziyarete gelerek o yörenin adetleri üzerine etnografik bir kitap yazmaya niyet etmiş bir Robert Kolejli olarak hayal edebiliriz.
“Jejune jesuit”de Erkmen “jejune”un “yavan” anlamından başlayıp, ses oyunu için kafiyeye başvurarak “kakavan”a ulaşmış gibi görünüyor. Ben anlamca çok daha önemli bulduğum cizvit’ten başlayıp jejune’a anlamca yaklaşan ve ses oyununu koruyan cücüğe vardım ve “cizvit cücüğü” oldu.

Türkçe’ye çevrilmemiş Finnegans Wake var, planın var mı?
Hayır, böyle bir planım yok, olacağını da düşünmüyorum. Finnegans Wake bir “rüya dili”yle yazılmış, fonetik alternatiflerin çok yoğun kullanıldığı, kelimelerin birbirinin içine geçtiği, 40 lisanda çapraz kelime oyunları içeren bir kitap. Finnegans Wake’in tamamını çevirmek bir yana, tek cümlesine bile tatminkâr bir Türkçe karşılık bulmayı beceremiyorum. Öte yandan Çince’ye bile çevrildiğine göre demek ki mümkün.

İlk kez okuyacaklara ya da yarım bırakıp bir daha elini sürememiş okura tavsiyelerin var mı?
Öncelikle kitabın ağır, okkalı, felsefi, derin, gönderme dolu, zor kitap ününden gelen o hâleye fazla takılmayın derim. Bütün bunlar doğru olmasına doğru, ama kitapta tüm renkleriyle bütün bir hayat da var. Kitabın ana temaları evlilik, annelik, babalık, en sefil ve en samimi halimizle insanlık hali ve popüler şarkıları, deyişleri,CNN gazeteleri, insanlarıyla Dublin’de gündelik hayat; ayrıca, yine daha önce söylediğim gibi, her satırı bıyık altından gülerek yazılmış bir kitap. İlk okumalarda Prometeus gibi zorluğuyla meşhur bölümlere fazla takılmadan devam etmek gerek. Ulysses ile ilgili sayısız yan malzemeden (örneğin İnternet üzerindeki “Ulysses Seen” çizgi romanından) yararlanmak iyi bir fikir. Harry Blamires’in yardımcı kitabı, benim bildiğim en iyi Ulysses rehberi. Bir de, Ulysses’ten önce Sabahattin Eyuboğlu’nun Hamlet çevirisini, Azra Erhat’ın Odysseia çevirisini, ve Ulysses’in tekniklerini geniş ölçüde kullanmış olan Tutunamayanlar’ı iyi okuyan bir okur, bu üç kitapla çok yakından bağlantılı olan Ulysses’e geçince, bu kitabın meraklıları tarafından neden böyle tutkuyla sevildiğini görecektir.

[CnnTürk.com, 13 Aralık 2012]